UHUVVET RİSALESİ KOMPOZİSYON YARIŞMASINDA 1. OLAN ESER

Paylaş

Share on facebook
Share on linkedin
Share on twitter
Share on email

SANDUKÇA-İ UHUVVET

“Mü’ minler ancak kardeştirler, siz de kardeşlerinizin arasını düzeltin.” (Hucurat 49:10) …

     Bir sahra, sahrada kumlu bir fırtına… Esen rüzgâr tüm şiddetiyle kumu kumun üzerinden kaydırıyor, adeta zemini zemine ufalatıyordu. Sahra ki uçsuz bucaksız, acizliğin vücut bulmuş hali, ölümün soluğunu sinesinde tutan… Yolcu ki sahrada bir başına, fırtınanın lisan-ı hal ile konuşmasını dinler; düşünür, düşünür, arayışını sorgular. Canlılığın yeryüzünden silindiği bu boş sahrada, nereden geldiği bilinmez bir yaprak, ulu çınardan kopup gelen yaprak… O şiddetli fırtınaya rağmen aheste aheste süzülen yaprak, yolcunun avucundaki Kelam-ı Rahman’a konuverdi. Yolcu şaşkın; yaprak hakikatlere perde hükmünde, aralanmayı bekler. Yaprağı kaldırır; işaret ettiği ayet, Hucurat suresinden… “Kardeşlik…” der yolcu, arayışının sonsuz karanlık tüneline cılız bir kandil yakar. Fırtına celallenir, sayfalar bir hışımla çevrilmeye başlar. Ve hakikatler birer birer nur saçmaya başlar: “Kötülüğe iyiliğin en güzeliyle cevap ver. Bir de bakarsın, aranızda düşmanlık bulunan kimse candan bir dost oluvermiştir” (Fussilet 41:34) . Ardından “Öfkelerini yutanlar ve insanların kusurlarını affedenlere gelince, Allah iyilik yapanları ve iyi kullukta bulunanları sever” (Al-i İmran 3:134) . “Dost” der, “iyilik” der yolcu arayışına devam eder. Fırtına dinmeye başlar, lakin kumlar savrulmaya devam eder. Yolcu şaşkın, ilerde bir karaltı süratle ona yaklaşmakta. Bu bir süvari… Başında sarığı, sırtında peşminiyle atının üzerinde tüm heybetiyle yaklaşmakta olan süvari… Yolcu yerinden kalkar da hayal mi gerçek mi anlayamadan kendini süvarinin yoldaşı bulur. Süvari gür müdür fısıltılı mıdır bilinmez bir sesle az önce fırtınada yolcuya açılan hakikatleri telaffuz ediyordu. Yolcu birden kendini yine kumların üzerinde buldu. Az sonra karşısında da süvariyi…

      Süvarinin elinde işlemeli bir sandık… Yolcunun yüreğinde bir sezgi kıvılcımı parıldadı. Arayışına ışık tutacak, belki de cevap olacak yönler vardı bu sandıkta. Süvari ilk sandığı açtı, “Birinci yön.” dedi. Yolcunun yüreğine hakikatler aktı, aktı… Yolcu irkildi. Sonra dedi: “Bir gemide dokuz masum ile bir cani olsa o gemi batırılamaz veyahut da bir masum ile dokuz cani dahi olsa yine de o gemi batırılamaz. Bu temsil de işaret eder ki Yüce Allah’ın hanesi hükmünde olan mü’ minde, yüzlerce güzel sıfat bulunurken hoşuna gitmeyen kötü bir sıfat yüzünden ona düşmanlık beslemek zulümdür.” . Süvari sandığın içindeki ikinci sandığı açtı: “İkinci yön.” dedi. Yolcu hissetti ki: “Nasıl aydınlık ile karanlık bir arada bulunamaz, aynı şekilde düşmanlık ve muhabbette birlikte olamaz. Biri varken diğeri hayali olur. Küçük kusurların, dağ misali güzel sıfatları gizlemesine müsaade etmek akılsızlıktır. Nasıl ki bir adamla beraber bulunmak ortak vecihleri gün yüzüne çıkarır, muhabbeti arttırır; Yaratıcımızın bir, peygamberimizin bir, dinimizin bir, kıblemizin bir olması da manevi zincirler gibi bizi ayrılıktan ve düşmanlıktan kurtarır, muhabbetimizi ve birlikteliğimizi pekiştirir. İkinci sandığın içinde üçüncü bir sandık… Süvari sandığı açtı, hakikatlerin nuru in’ ikas etti nurdan da nurlu yüzüne. Dedi: “Üçüncü yön.” . Yolcu hakikat nurunu her bir zerresinde hissetti. Her bir zerresi de peyderpey zikretti ki: “Kötülük ve fenalık toprak gibi koyudur, katıdır kimseye aksetmez. Muhabbetin pınarı olan iyilikler ise muhabbet gibi nurdur. Başkasına yansımak ister. İster çünkü muhabbetin hali nurdur, gönülden gönle hiç dinmeyecekmiş gibi akseder. Aksettikçe de gönülleri; nuru kadar sonsuz, hoşgörü mertebelerine yüceltir. Yücelenin lisanında “Bir göz hatırı için çok gözler sevilir.” sözü gezer, yolcunun lisanında da… Dördüncü sandık… Süvari hissetmişti dördüncü yönün bahsindeki enenin hevasını, bükülmüştü beli. Mâverdî dosttu, kardeşti… Yetişti arif arifin imdadına. Dedi: “Rıza gözü, ayıplara karşı kördür. Kem göz ise çirkinlikleri gösterir.” . Yolcu pusula, süvari ibre yöneldiler dördüncü yöne: “Kişi fikrim, mesleğim güzeldir derse hakkın var denir. Fakat yalnız benim mesleğim güzeldir, gerçektir derse ene kokusu bütün bir hâli sarar, bunu demeye ise hakkı yoktur. Üzerimize hak olan şudur ki ‘ Her söylediğin hak olsun fakat her hakkı söylemeye senin hakkın yoktur. Her dediğin doğru olmalı. Fakat her doğruyu demek doğru değildir.’ . Hafız-ı Şirazî ilham eder, der: ‘ Dünya öyle bir meta değil ki bir nizaa değsin.’ . Dünya fanidir, geçicidir. Dünyanın işlerine de bunların sebebiyet verdiği düşmanlığa da lüzum yoktur. Düşmanlığa düşman olmak iki cihanda da selamete kapı aralar, vesselam. Dördüncü sandıkta bir beşinci sandık… Süvari der: “ Beşinci yön.” , yolcu usulca dinler: “ Birbirine düşmanlık besleyen aşiretler, dışarıdan gelen düşmanlık üzerine aralarındaki husumeti bir kenara bırakıp yekvücut olarak düşmana düşman olurlar. Efendimiz (sav.) buyuruyor: ‘Ümmetimin ihtilafı rahmettir.’ , ümmetten her bir şahıs kendi işine bakmalı,  başkasının işini bozmamalı. Aksine iyileştirmeye gitmeli. Çünkü mü’ minler kardeştir. Onlar Allah için sever, Allah için buğzederler. Bilirler ki, hüküm Yüce Allah’ a aittir. Son sandık, altıncı yönü muhafaza eden sandık… Yolcu tüm benliğiyle son hakikate susuz, hakikat yolcuyu bekletmeyecek kadar merhametli… Süvari elçi olur her ikisi arasında, der: “ Manevi hayat ve Allah’ a kulluğun temeli düşmanlık ve inatla sarsılır. Bu düşmanlık ve inat, ihlas ve adaleti zayi eder de kardeşliğe, dostluğa, iyiliğe zeval gelir; zulüm artar. Yolcu tekrarladı tüm bedeniyle, ruhuyla, benliğiyle ‘ihlas ve adalet’ , ‘kardeşlik, dostluk, iyilik’ … Arayış kandilinin ışığı parladıkça parladı, tekrarlandıkça parladı. Fakat son yönün sandığı aralanır oldu, açılmış değil. Bir husus vardı demek, kardeşliğe aralanan kapıyı ne tam manasıyla kapayan ne de ardına dek açan bir engel… Yüz yüze bakarken aralanan, ardından telaffuz edilenlerle de kapanan kapı… “ Gıybete işaret eder.” der süvari ve bahsini açar kapıları kapayan konunun. Kan donduran o hakikat: “ Sizden biri, ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı?” (Hucurat, 49:12) . Sevgi ve nefretin yeşerdiği bir bahçe hükmünde olan kalp, nefisten de aşağı ve zehirli gıybetin talanına uğradığı vakit o şahısta insaniyetten eser kalmaz. Hayvandan dahi aşağı mertebeye düşer, canavarlaşır. Şefkatini, sevgisini, acıma duygusunu yani tüm ulvi hissiyatını bir kenara bırakır insafsızca, delice mazlum kardeşinin etini dişler. Çoktandır bozulmuş fıtratının gölgesine sığınır da akılsızlığına yanacağına, bu kötü fiilini ısrarla sürdürür. Dostum, kardeşim iltifatlarını bağına çiçek kondurur gibi iliştirir kalbinin ve karşısındakinin kalbinin bir köşesine…  Nice zahmetlerle büyüttüğü, güzelleştirdiği bu bağları sevgiyle sular da şu diline hâkim olamaz; yerle bir eder tüm güzellikleri, kalpleri, kardeşlikleri… Dost: “Gıybet nefisten de aşağıdır, düşmana dahi yapılmaz, dostuna ki asla!” der, sırtını çevirir, yanından gider. Yolcu durgun, yolcu uzaklardan da uzağa vurgun. Gözleri dalgın, geçmişi sinema perdesi gibi bir an gözlerinin önünden akar, gider. Sandık nurla dolup taşıyor ama o son kilit ki açılmak bilmiyor. Süvari… Gözleri kapalı olduğu kadar, gönül kapısı ardına dek açık. Beklemekteler… Gönül kapısının eşiğinde bir dost, Suyûtî… Getirdiği duanın hakikatinden olsa gerek yorgun, mahzun… Süvari gözlerini açtı. Dostu, kardeşi imdada yetişmişti hem de duası ile… Suyûtî fısıldadı karıncalar duydu, Suyûtî haykırdı tüm mevcudat bildi, bildi ki: ‘Allah’ ım, bizi ve gıybetini yaptığımız zatı mağfiret et.’ . Her bir mahlûk ‘âmin’ dedi. Sandık açıldı ki o ne açılma, nurlar saçıldı ki o ne saçılma. Güneş hayran bu nura… Yolcu sonsuz tünelin sonunu görür oldu bu nurla. Süvari, yolcuya baktı ve arayışının son kristalini gönlünden çıkardı, ona vermeyi borç bildi. Dedi: “Her ikinizin, Hâlıkınız bir, Mâlikiniz bir, Mâbûdunuz bir, Râzıkınız bir… bir, bir, bine kadar bir bir. Hem Peygamberiniz bir, dininiz bir, kıbleniz bir… bir, bir yüze kadar bir bir. Sonra köyünüz bir, devletiniz bir, memleketiniz bir… ona kadar bir bir… Bu kadar bir birler vahdet ve tevhidi, vifak ve nifakı, muhabbet ve uhuvveti iktiza ettiği; kâinatı ve küreleri birbirine bağlayacak manevî zincirler bulundukları halde; şikak ve nifaka, kin ve adâvete sebebiyet veren örümcek ağı gibi ehemmiyetsiz ve sebatsız şeyleri tercih edip mü’ mine karşı hakiki adâvet etmek ve kin bağlamak; ne kadar o râbıta- i vahdete bir hürmetsizlik ve o esbâb-ı muhabbete karşı bir istihfaf ve o münâsebât-ı uhuvvete karşı ne derece bir zulüm ve i’tisaf olduğunu; kalbin ölmemiş ise, aklın sönmemiş ise anlarsın!”

     Süvari, yolcuya dost oldu, dost gibi sımsıkı sarıldı. Yolcu bu sarılmanın muhabbetiyle kendinden geçti sayıklaya sayıklaya…  “Uhuvvet, uhuvvet…” sayıklamalarıyla gözlerini açtı ki bir bahçe… O kum fırtınalı çölden eser yok. Her yer bağ, her bağ çiçekli… O sonsuz karanlık tünelin sonu, “Uhuvvet Bahçesi” ydi burası. Dostluğun, kardeşliğin yeşerdiği yer…

Merve Aydın

Nilüfer İMKB Fen Lisesi

Yeni Yazı Paylaşılınca Haberdar Ol

E-mail adresinizi gönderin paylaşımlardan haberdar edelim

Diğer Paylaşımlar

Genel

TEŞRİK TEKBİRİ

Teşrik, doğuya doğru gitmek, parlamak, eti güneşe sermek demektir. Teşrik tekbiri, Kurban Bayramı günlerinde farz namazlardan sonra getirilen tekbirlerdir. Kurban Bayramının ilk gününe “yevm-i nahr”, diğer üç güne ise “eyyâmü’t-teşrîk (teşrîk

small_c_popup.png

İletişime Geç

Bilgi al, soru sor, tavsiyede bulun